Yaprak, Sonbahar ve Ölümsüzlüğe Açılan Kapı

Yaprak, Sonbahar ve Ölümsüzlüğe Açılan Kapı
Canan SABA


Ilık bir bahar günüydü gözlerini açtığında. Güzel bir parktaki koca bir çınarın şirin bir dalıydı evi. Son derece parlak, koyu yeşil bir yapraktı. Çevresinde kendinden önce hayata 'merhaba' demiş veya tomurcuğun içinde büyümeyi bekleyen yapraklar vardı.

'Yerim çok güzel!' diye düşündü. Parkın ortasına yakın bir yerdeydi ağacı. Yukarıda masmavi gök; yanında dostları; aşağıda yemyeşil çimenler; biraz ileride, üzerinde küçük bir köprüsü olan insan yapısı bir dere; daha ilerideyse cadde, arabalar ve koşuşturan insanlar görünüyordu. Etrafı heyecanla seyrediyor ve haz duyuyordu bu manzaradan.

Her geçen gün bir yaprak daha açıyordu tutunduğu dalda. Başlangıçta her yeni gelen yaprak onu sevindirse de, zaman içerisinde bazılarını çok kıskandığı oluyordu. Üst dallardaki bazı yapraklar, onunla çok sevdiği güneşin arasına girdiğinden, kendisinden daha hızlı büyüyordu. Neyse ki kısa süre sonra o da en az onlar kadar büyümüş, kocaman bir yaprak oluvermişti. Kendine kalırsa, ağacın en güzel yaprağıydı.

'Hayat burada çok güzel!' dedi. Her şeyin yaratıcısı olan Kudreti Sonsuz rahmaniyetiyle tecelli ediyor, yaprağın ihtiyaç duyduğu özsuyu, köklerden dallara kılcal damarlar yoluyla gönderiyordu. Yaprak, bu leziz çorbanın topraktan ve yağmur suyundan hazırlanan bir karışım olduğunu öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Yukarıdan bakınca toprağın hiç de öyle lezzetli olabileceğini düşünmemişti.

Sabah daha güneş ışımadan uyanıyorlardı. Peşinden kuşlar geliyor, dallara tüneyip Rabb'in güzel isimlerine âyinedârlık yaptıklarını ilân ediyor, hayatı şenlendiriyorlardı. O da onlara salınarak eşlik ediyordu. Derken, insanların dünyası canlanıyordu. Parkın ilerisindeki caddede arabaların gürültüsü artıyor, insanlar oradan oraya koşuşturmaya başlıyordu. Gelip ağacın altındaki banka oturanlar oluyordu; simidini yemek için ufak bir mola verenler, çocuklarını, torunlarını gezmeye çıkaran kadınlar veya bütün gün bir banktan öbürüne, zaman öldüren aylaklar... Ama yaprağın en sevdiği kişiler haylaz torununu gezdirirken bîtap düşen yaşlı bir teyzeyle, her gelişinde ağacı ve yaprakları hayran hayran seyreden bir amcaydı. Sonradan ünlü bir ressam olduğunu öğrendiği bu adamın her şeyi incelemesi, bazen ağacın altında resim yapması, onun çok ama çok hoşuna gidiyordu. Bu resimlerde yer alabilme düşüncesi yaprağı heyecanlandırıyordu. Ah, ne kadar isterdi böyle bir şeyin gerçekleşmesini... Sırf bunun için ressamı gördüğünde daha dik, daha canlı, daha parlak görünmeye çalışıyordu.

Güneşin güzel güzel ısıttığı ağacın leziz çorbalarını içtiği günler geçiyordu. Başlarını okşayarak gezen rüzgârın yönettiği bir koro kurmuşlardı; diğer yapraklarla birlikte kendi dillerinde tesbih çekiyor, sağa sola sallanıyordu. Ağacın ve rüzgârın anlattığına göre kendilerini bu dallara, dalları ağaca takan, ağacı toprağa bağlayan, yağmuru gönderip onları doyuran Kerîm Zât'a hamd, şükür ve O'nu noksanlıklardan tenzih vardı bu tesbihlerde. Bunu öğrendikten sonra tesbihler onun için çok daha kıymet kazanmıştı.

Rüzgâra karşı hayranlık duyuyordu. En iyi dostlarından biriydi o. Çok yer gezmiş, çok şey görmüştü. Bu konuda kendini şanssız hissediyordu yaprak. 'Dünyayı hep bu daldan seyretmek zorundayım.' diye yakınıyordu. Ama rüzgâr emir aldığı Rabb’inin izniyle diyar diyar gezmiş, geniş kıtalarda esmiş, okyanusları geçmiş, dağları aşındırmıştı. O kadar çok şey biliyordu ki, yaprak onun anlattıklarını heyecanla dinlerken, hayranlığı arttıkça artıyordu. Hem rüzgâr o ressamı da tanıyordu. Hattâ bir kere onun kâğıtlarının uçmasına sebep olmuştu.

Dostlarını ve hayatı çok seviyordu. Her günü birbirinden güzel geçiyordu.

Bir gün rüzgârın 'yaz' diye fısıldadığını duydu: 'Artık yaz geliyor.' Evet, günler geçti, sıcaklıklar iyice arttı, yağmur daha az uğrar oldu ve parkın ziyaretçileri bir hayli çoğaldı. Haylaz çocuk artık, çamur bulup üstüne başına sıvayamadığı için kendine başka yaramazlıklar icat ediyor ve anneannesinin yüreğini bir şekilde hoplatmayı başarıyordu.

Bütün bir yaz boyunca güneşle dostluğunu pekiştirdi. Her şey güzeldi. Yaprağın tek mânâ veremediği şey, ağacın hüznüydü. Nedense o, yaprak kadar mutlu olamıyor, sanki içten içe bir şeylere üzülüyordu. Bu güzel mevsimde insanlar onun gölgesinde serinler, dallarında çocuklarını sallarken, yaprak heyecandan kıpır kıpır oluyor, yerinde duramıyordu. Ama ağaç, belki de anneliğin vermiş olduğu sorumlulukla daha ağır, daha vakur duruyor ve o hüzünlü halini koruyordu. Yaprak birkaç defa sebebini sormak istediyse de, mevsimin gevşeticiliği, coşkusu ve günlük hayatın hay huyu arasında bunu unutup gitti.

Ve bir gün rüzgârın yeni bir kelime daha fısıldadığını duydu: "Sonbahar... Eylül geliyor artık!" Ve rüzgâr buruk bir sesle devam etti: "Mesaim artacak ve gitme zamanınız gelecek." Bu son cümle, içine tarifi imkânsız bir sıkıntı attı yaprağın. Ne gitmesi, nereye, niçin? O gece korodayken bile aklı hep bu cümledeydi. Düşündü bir süre. Aylar önce parka geldiklerinde ağaçlara bakan insanlar, "Yapraklar fışkırdı." diyordu. Daha yeni doğduğu sıralarda, ressam elindeki kâğıda bol yapraklı bir ağaç resmi çizmişti. Halbuki yaprak ağaca şöyle bir baktığında çok az yaprak görmüş, o an resmin gerçeğine hiç benzemediğini düşünmüştü. Çok değil, birkaç hafta sonra ağaç ressamın çizdiği resimdeki gibi olmuştu. Nereden biliyordu ressam, ağacın öyle olacağını? Demek daha önceden de öyle oluyordu. Demek daha önce de bu dala tutunmuş yapraklar vardı. Etrafı iyice inceledi, sağa sola baktı. Neredeydi onca yaprak? "Yok canım!" dedi kendi kendine, "Olur mu böyle şey." Bir yerlerde olmaları lâzımdı; ama yoklar... Peki ya, o resim, konuşulanlar? Tam içini rahatlattığını sandığı anda, sebebini bilemediği o korku gelip yine oturuverdi kalbinin ortasına... Sabah ilk iş olarak ağaca sordu bunu, rahatlatıcı bir cevap alma ümidiyle.

Ağaç daha bir hüzünlendi. Daha büyük bir sessizliğe büründü. Sadece "Öncekilerin gittiği gibi, siz de gideceksiniz." dedi. "Nereye, neden, nasıl?" gibi sorulara ise hiç cevap vermedi.

Bu konuşmanın üzerinden çok zaman geçmedi, ağacın en üst dallarındaki bir yaprağın hastalandığını duydu yaprak. Hani o kıskandığı yerlerde oturan yapraklardan biriydi bu. Diğerlerinin anlattığına göre bir süredir iştahsız olan yaprağın rengi yeşilden sarıya dönüyormuş. Bulunduğu yerden göremediği bu yaprağı çok merak etti. "Yeşil bir yaprak nasıl sarı olabilir ki..." diye uzun süre hayâl etmeye çalıştı. Sonra bu garip hastalık hızla yayılmaya başladı. Her geçen gün bir başka yaprağın hastalandığı söyleniyordu. Sonra biraz ilerisindeki bir arkadaşı da aynı hastalığa yakalanınca ilk kez sararmaya başlayan bir yaprak gördü. Birkaç güne kalmadan etrafı bu hasta yapraklarla doldu. Kendisi gibi olanların sayısı azalmıştı. Çok garip, yapraklar hastalanmadan önce iştahları kesiliyordu, yemek yiyemiyorlardı. "Bundan olmalı." diye düşündü yaprak.

Değişen sadece arkadaşlarının rengi değildi. Rüzgâr da değişmişti. Artık eskisi gibi onları tatlı tatlı okşamıyor, haşin esiyordu. Yağmur sık sık uğrar olmuştu. Yaprak artık onu heyecanla beklemiyordu. Hattâ biraz sıkılmaya bile başlamıştı. Onun da damlalarını indirişi değişmişti. Sert, soğuk ve can yakıcı bir hâl almıştı. Neler oluyordu dostlarına. Arkadaşları hastalanıyor, rüzgâr haşinleşiyor, yağmur acıtıyordu. Sitem etti rüzgâra, rüzgârsa hiç oralı olmadan, "Sonbahardayız!" dedi, "Budur sonbahar."

Ve bir gün, rüzgârın sert bir esişinde, ilk hastalanan arkadaşlarından biri tutmaya gücü kalmadığı dalı bırakarak uçup gitti.

'Ne yapmalıyım?' diye düşündü yaprak, panik içerisinde. Kimse bir şey söylemiyordu. Düşündü bir süre: "Evet, daha sıkı tutunmalıyım dala. Daha dikkatli beslenmeliyim. Bütün arkadaşlarım hastalanmadan önce iştahsızdılar. Bir şey yeyip içmediler ve sonra renkleri değişti. Ama ben her şeye rağmen yersem, var gücümle tutunursam, bir şey olmaz." Bu düşünce biraz olsun rahatlattı yüreğini. Dalı daha bir sıkı kavradı. Ağacın verdiği çorbayı daha çok içmeye çalışacaktı.

Birkaç gün geçti geçmedi, bir halsizlik hissetti yaprak. Hemen kafasından atmaya çalıştı bunu. 'Çorbamı içersem iyi gelir.' diye düşündü. Çorbanın daha ilk damlasında bir tuhaf oldu, 'Bu da ne böyle?' dedi. O lezzetli çorbanın tadı değişmiş, acayip bir hâl almıştı. "İçmem lâzım." diye düşündü. Yok yok, çok iğrenç bir taddı bu. "Hayır, içmeliyim, yoksa sararırım." diye uğraştıysa da, her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bu acı çorba içilecek gibi değildi. İyice zorlayıp da içebildiği birkaç damla ise, başını döndürdü, takatini kesti. İçmemek çok daha iyiydi bu çorbayı.

Artık son başlıyordu. Yaprak öylece kaldı. Belki günlerce öyle kıpırtısız durdu, ne çorba içti, ne tek kelime konuştu. İçse de zarar görecekti, içmese de. Birkaç güne kadar sararmaya başlayacak, zayıflayacaktı. Önüne geçemiyordu bunun. Çorbayı getiren damarları da sanki yavaş yavaş kapanıyordu. Sonra... Sonra eski dostu, yeni düşmanı rüzgâr onu da çekip koparacaktı. Aşağıda üst üste cesetleri yığılmış arkadaşlarının arasında bir ceset de o olacaktı. İnsanlar ona basıp geçecek veya bir belediye işçisi gelip onları toplayıp çöpe atacak, belki de yakacaktı.

Ağlamak, bağıra çağıra ağlamak istiyordu; ama gücü kalmamıştı. Garip hissediyordu kendini. Sararmanın hâlet-i rûhîyesi sarmıştı bütün benliğini. Yapayalnızdı. Sevgili annesi, üzülmesine rağmen bir şey yapamıyordu. Teker teker evlâtlarının gidişini seyredip ağlıyordu...

Ondan da ümidini kesti yaprak. Sarardı, sarardı. İçindeki su miktarı azaldı; kurudu, büzüldü. Birkaç defa daha çorbayı içmeye yeltendiyse de, çorba hem iyice azalmış, hem de acılaşarak, yenmeyecek bir hâl almıştı. Ümitleri artık iyice sönmüştü.

Artık üzerinde üç-beş sarı yaprak kalmış ağaca da, her gelişinde birkaç arkadaşını damlalarıyla koparan yağmura da, rüzgâra da küsmüştü. Hiç kimseyle konuşmuyordu. Ne yapacağını, ne olacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu. Sadece öylece duruyor, duruyor, duruyordu.

Yağmursuz bir günün akşamı rüzgâr yine geldi. Bugün biraz merhamete gelmiş olmalıydı ki, eski dostuna selâm verdi: "Günlerdir hiç konuşmuyorsun?" Yaprak kırgın gözlerle baktı ve "Çok korkuyorum." dedi, "Yalnızım, değiştim ve güçsüzüm; neler olacak bilmiyorum." Rüzgâr uzun zamandan beri ilk kez tatlı bir esintiyle okşadı eski dostunu: "Korkma! Bu, görüldüğü gibi kötü bir şey değil. Bu âlemde Âdetullah böyle. Sen de, ben de kendi başımıza ve sahipsiz değiliz. Unutma ki Rabb’imiz çok merhametli ve hikmet sahibi. Artık sen de gezebileceksin." dedi. Yaprak inler gibi: "Ama yok olup gideceğim.” dedi. Rüzgâr güldü: "O kadar karamsar olma. Terhis oluyorsun. Buralar soğuyacak, karakış gelecek. Hayat senin için artık eğlenceli olmayacak, bir kâbus hâlini alacak. Bütün bunları çekme. Artık evine dönme zamanın geldi." Yaprak: "Ama ben gitmek istemiyorum ki!" dedi. Rüzgâr tebessüm etti: "Seni bu dala takan, acıktığında şu kara topraktan lezzetli çorba içiren, tozlandığında rahatlaman için sana yağmur gönderip yıkayan, serinlemek istediğinde beni gönderen, ısınmak istediğinde Güneş gibi koca ateş parçasını kudretiyle senin önünde döndürerek isteklerini anında cevaplayan, her ihtiyacını gideren, gece-gündüz adını andığın o Yüce Zât, senin en büyük isteğin olan ebedî hayatı da sana mutlaka verecektir. Sen yaşadığın sürece bir yaprağın yapması gerekenleri yaptın. Seni dala takanın istediği her şeyi yerine getirdin. O adını ananları yalnız bırakmaz. Gideceğin yerler sana buraları aratmaz." dedi.

Doğru ya, açlığını, susuzluğunu gideren, en ufak isteklerini, ihtiyaçlarını karşılayan, adını ve merhametini sürekli andığı Rabbi, onun en büyük isteğini cevapsız bırakacak değildi.

Daralan, kararan o küçücük yüreği nihayet genişlemiş aydınlanmıştı yaprağın. Sırtüstü düştüğü ve kıpırdayamadığı, kapkara çok derin bir kuyudan âdeta göğe, masmavi ışıl ışıl tıpkı o ilk doğduğu günlerdeki gibi berrak ve parlak göğe çıktığını hissetti. İçi aydınlanmış, ferahlamıştı. Ebedî bir yaprak olacaktı. Ucunda sararmanın ve acı çorbaların olmadığı, sevdikleriyle birlikte paylaşacağı, Rabb-i Rahim'in kudretiyle sebepler üstü lütûflarda bulunacağı bir hayat yaşayacaktı. Büyük, çok büyük bir mutluluk hissetti. Işığın zerresinin olmadığı mahzenine güneşi doğrudan gören bir pencere açılmıştı. Artık gitmeye hazırdı.

Rüzgârın bir sonraki gelişi sert oldu. Yaprak mecalsiz haliyle daha fazla kavrayamadı dalı; aslında teşebbüs de etmedi buna. Eski dostu onu incitmeden önüne kattı, önce yükseklere çıkardı sonra yere indirdi. Ağaç son yaprağını da kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, yaprak garip bir heyecan içinde parktan geçmekte olan bir adamın yüzüne çarpıp düştü. Adam durdu, eğilip yaprağı yerden aldı. Evirip çevirip; “Şu sarı yaprağın güzelliğine bak. Sonbahar, yaprak ve sonsuzluğa açılan kapı: ölüm.” diye mırıldandı. Yaprağı elindeki kitabın arasına özenle yerleştirdi. Ve bu üçlüyü birleştirecek harika bir resmin ilhamıyla evinin yolunu tuttu.

Yorum Yaz