Google
Web ALAN ADINIZ
layout for myspace

hoşgeldiniz

sabır acıdır meyvesi tatlıdır - Blogcu

sabır acıdır meyvesi tatlıdır

12/4/2008 - Yaprak, Sonbahar ve Ölümsüzlüğe Açılan Kapı

Kategori: dini hikayeler

Yaprak, Sonbahar ve Ölümsüzlüğe Açılan Kapı
Canan SABA


Ilık bir bahar günüydü gözlerini açtığında. Güzel bir parktaki koca bir çınarın şirin bir dalıydı evi. Son derece parlak, koyu yeşil bir yapraktı. Çevresinde kendinden önce hayata 'merhaba' demiş veya tomurcuğun içinde büyümeyi bekleyen yapraklar vardı.

'Yerim çok güzel!' diye düşündü. Parkın ortasına yakın bir yerdeydi ağacı. Yukarıda masmavi gök; yanında dostları; aşağıda yemyeşil çimenler; biraz ileride, üzerinde küçük bir köprüsü olan insan yapısı bir dere; daha ilerideyse cadde, arabalar ve koşuşturan insanlar görünüyordu. Etrafı heyecanla seyrediyor ve haz duyuyordu bu manzaradan.

Her geçen gün bir yaprak daha açıyordu tutunduğu dalda. Başlangıçta her yeni gelen yaprak onu sevindirse de, zaman içerisinde bazılarını çok kıskandığı oluyordu. Üst dallardaki bazı yapraklar, onunla çok sevdiği güneşin arasına girdiğinden, kendisinden daha hızlı büyüyordu. Neyse ki kısa süre sonra o da en az onlar kadar büyümüş, kocaman bir yaprak oluvermişti. Kendine kalırsa, ağacın en güzel yaprağıydı.

'Hayat burada çok güzel!' dedi. Her şeyin yaratıcısı olan Kudreti Sonsuz rahmaniyetiyle tecelli ediyor, yaprağın ihtiyaç duyduğu özsuyu, köklerden dallara kılcal damarlar yoluyla gönderiyordu. Yaprak, bu leziz çorbanın topraktan ve yağmur suyundan hazırlanan bir karışım olduğunu öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Yukarıdan bakınca toprağın hiç de öyle lezzetli olabileceğini düşünmemişti.

Sabah daha güneş ışımadan uyanıyorlardı. Peşinden kuşlar geliyor, dallara tüneyip Rabb'in güzel isimlerine âyinedârlık yaptıklarını ilân ediyor, hayatı şenlendiriyorlardı. O da onlara salınarak eşlik ediyordu. Derken, insanların dünyası canlanıyordu. Parkın ilerisindeki caddede arabaların gürültüsü artıyor, insanlar oradan oraya koşuşturmaya başlıyordu. Gelip ağacın altındaki banka oturanlar oluyordu; simidini yemek için ufak bir mola verenler, çocuklarını, torunlarını gezmeye çıkaran kadınlar veya bütün gün bir banktan öbürüne, zaman öldüren aylaklar... Ama yaprağın en sevdiği kişiler haylaz torununu gezdirirken bîtap düşen yaşlı bir teyzeyle, her gelişinde ağacı ve yaprakları hayran hayran seyreden bir amcaydı. Sonradan ünlü bir ressam olduğunu öğrendiği bu adamın her şeyi incelemesi, bazen ağacın altında resim yapması, onun çok ama çok hoşuna gidiyordu. Bu resimlerde yer alabilme düşüncesi yaprağı heyecanlandırıyordu. Ah, ne kadar isterdi böyle bir şeyin gerçekleşmesini... Sırf bunun için ressamı gördüğünde daha dik, daha canlı, daha parlak görünmeye çalışıyordu.

Güneşin güzel güzel ısıttığı ağacın leziz çorbalarını içtiği günler geçiyordu. Başlarını okşayarak gezen rüzgârın yönettiği bir koro kurmuşlardı; diğer yapraklarla birlikte kendi dillerinde tesbih çekiyor, sağa sola sallanıyordu. Ağacın ve rüzgârın anlattığına göre kendilerini bu dallara, dalları ağaca takan, ağacı toprağa bağlayan, yağmuru gönderip onları doyuran Kerîm Zât'a hamd, şükür ve O'nu noksanlıklardan tenzih vardı bu tesbihlerde. Bunu öğrendikten sonra tesbihler onun için çok daha kıymet kazanmıştı.

Rüzgâra karşı hayranlık duyuyordu. En iyi dostlarından biriydi o. Çok yer gezmiş, çok şey görmüştü. Bu konuda kendini şanssız hissediyordu yaprak. 'Dünyayı hep bu daldan seyretmek zorundayım.' diye yakınıyordu. Ama rüzgâr emir aldığı Rabb’inin izniyle diyar diyar gezmiş, geniş kıtalarda esmiş, okyanusları geçmiş, dağları aşındırmıştı. O kadar çok şey biliyordu ki, yaprak onun anlattıklarını heyecanla dinlerken, hayranlığı arttıkça artıyordu. Hem rüzgâr o ressamı da tanıyordu. Hattâ bir kere onun kâğıtlarının uçmasına sebep olmuştu.

Dostlarını ve hayatı çok seviyordu. Her günü birbirinden güzel geçiyordu.

Bir gün rüzgârın 'yaz' diye fısıldadığını duydu: 'Artık yaz geliyor.' Evet, günler geçti, sıcaklıklar iyice arttı, yağmur daha az uğrar oldu ve parkın ziyaretçileri bir hayli çoğaldı. Haylaz çocuk artık, çamur bulup üstüne başına sıvayamadığı için kendine başka yaramazlıklar icat ediyor ve anneannesinin yüreğini bir şekilde hoplatmayı başarıyordu.

Bütün bir yaz boyunca güneşle dostluğunu pekiştirdi. Her şey güzeldi. Yaprağın tek mânâ veremediği şey, ağacın hüznüydü. Nedense o, yaprak kadar mutlu olamıyor, sanki içten içe bir şeylere üzülüyordu. Bu güzel mevsimde insanlar onun gölgesinde serinler, dallarında çocuklarını sallarken, yaprak heyecandan kıpır kıpır oluyor, yerinde duramıyordu. Ama ağaç, belki de anneliğin vermiş olduğu sorumlulukla daha ağır, daha vakur duruyor ve o hüzünlü halini koruyordu. Yaprak birkaç defa sebebini sormak istediyse de, mevsimin gevşeticiliği, coşkusu ve günlük hayatın hay huyu arasında bunu unutup gitti.

Ve bir gün rüzgârın yeni bir kelime daha fısıldadığını duydu: "Sonbahar... Eylül geliyor artık!" Ve rüzgâr buruk bir sesle devam etti: "Mesaim artacak ve gitme zamanınız gelecek." Bu son cümle, içine tarifi imkânsız bir sıkıntı attı yaprağın. Ne gitmesi, nereye, niçin? O gece korodayken bile aklı hep bu cümledeydi. Düşündü bir süre. Aylar önce parka geldiklerinde ağaçlara bakan insanlar, "Yapraklar fışkırdı." diyordu. Daha yeni doğduğu sıralarda, ressam elindeki kâğıda bol yapraklı bir ağaç resmi çizmişti. Halbuki yaprak ağaca şöyle bir baktığında çok az yaprak görmüş, o an resmin gerçeğine hiç benzemediğini düşünmüştü. Çok değil, birkaç hafta sonra ağaç ressamın çizdiği resimdeki gibi olmuştu. Nereden biliyordu ressam, ağacın öyle olacağını? Demek daha önceden de öyle oluyordu. Demek daha önce de bu dala tutunmuş yapraklar vardı. Etrafı iyice inceledi, sağa sola baktı. Neredeydi onca yaprak? "Yok canım!" dedi kendi kendine, "Olur mu böyle şey." Bir yerlerde olmaları lâzımdı; ama yoklar... Peki ya, o resim, konuşulanlar? Tam içini rahatlattığını sandığı anda, sebebini bilemediği o korku gelip yine oturuverdi kalbinin ortasına... Sabah ilk iş olarak ağaca sordu bunu, rahatlatıcı bir cevap alma ümidiyle.

Ağaç daha bir hüzünlendi. Daha büyük bir sessizliğe büründü. Sadece "Öncekilerin gittiği gibi, siz de gideceksiniz." dedi. "Nereye, neden, nasıl?" gibi sorulara ise hiç cevap vermedi.

Bu konuşmanın üzerinden çok zaman geçmedi, ağacın en üst dallarındaki bir yaprağın hastalandığını duydu yaprak. Hani o kıskandığı yerlerde oturan yapraklardan biriydi bu. Diğerlerinin anlattığına göre bir süredir iştahsız olan yaprağın rengi yeşilden sarıya dönüyormuş. Bulunduğu yerden göremediği bu yaprağı çok merak etti. "Yeşil bir yaprak nasıl sarı olabilir ki..." diye uzun süre hayâl etmeye çalıştı. Sonra bu garip hastalık hızla yayılmaya başladı. Her geçen gün bir başka yaprağın hastalandığı söyleniyordu. Sonra biraz ilerisindeki bir arkadaşı da aynı hastalığa yakalanınca ilk kez sararmaya başlayan bir yaprak gördü. Birkaç güne kalmadan etrafı bu hasta yapraklarla doldu. Kendisi gibi olanların sayısı azalmıştı. Çok garip, yapraklar hastalanmadan önce iştahları kesiliyordu, yemek yiyemiyorlardı. "Bundan olmalı." diye düşündü yaprak.

Değişen sadece arkadaşlarının rengi değildi. Rüzgâr da değişmişti. Artık eskisi gibi onları tatlı tatlı okşamıyor, haşin esiyordu. Yağmur sık sık uğrar olmuştu. Yaprak artık onu heyecanla beklemiyordu. Hattâ biraz sıkılmaya bile başlamıştı. Onun da damlalarını indirişi değişmişti. Sert, soğuk ve can yakıcı bir hâl almıştı. Neler oluyordu dostlarına. Arkadaşları hastalanıyor, rüzgâr haşinleşiyor, yağmur acıtıyordu. Sitem etti rüzgâra, rüzgârsa hiç oralı olmadan, "Sonbahardayız!" dedi, "Budur sonbahar."

Ve bir gün, rüzgârın sert bir esişinde, ilk hastalanan arkadaşlarından biri tutmaya gücü kalmadığı dalı bırakarak uçup gitti.

'Ne yapmalıyım?' diye düşündü yaprak, panik içerisinde. Kimse bir şey söylemiyordu. Düşündü bir süre: "Evet, daha sıkı tutunmalıyım dala. Daha dikkatli beslenmeliyim. Bütün arkadaşlarım hastalanmadan önce iştahsızdılar. Bir şey yeyip içmediler ve sonra renkleri değişti. Ama ben her şeye rağmen yersem, var gücümle tutunursam, bir şey olmaz." Bu düşünce biraz olsun rahatlattı yüreğini. Dalı daha bir sıkı kavradı. Ağacın verdiği çorbayı daha çok içmeye çalışacaktı.

Birkaç gün geçti geçmedi, bir halsizlik hissetti yaprak. Hemen kafasından atmaya çalıştı bunu. 'Çorbamı içersem iyi gelir.' diye düşündü. Çorbanın daha ilk damlasında bir tuhaf oldu, 'Bu da ne böyle?' dedi. O lezzetli çorbanın tadı değişmiş, acayip bir hâl almıştı. "İçmem lâzım." diye düşündü. Yok yok, çok iğrenç bir taddı bu. "Hayır, içmeliyim, yoksa sararırım." diye uğraştıysa da, her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bu acı çorba içilecek gibi değildi. İyice zorlayıp da içebildiği birkaç damla ise, başını döndürdü, takatini kesti. İçmemek çok daha iyiydi bu çorbayı.

Artık son başlıyordu. Yaprak öylece kaldı. Belki günlerce öyle kıpırtısız durdu, ne çorba içti, ne tek kelime konuştu. İçse de zarar görecekti, içmese de. Birkaç güne kadar sararmaya başlayacak, zayıflayacaktı. Önüne geçemiyordu bunun. Çorbayı getiren damarları da sanki yavaş yavaş kapanıyordu. Sonra... Sonra eski dostu, yeni düşmanı rüzgâr onu da çekip koparacaktı. Aşağıda üst üste cesetleri yığılmış arkadaşlarının arasında bir ceset de o olacaktı. İnsanlar ona basıp geçecek veya bir belediye işçisi gelip onları toplayıp çöpe atacak, belki de yakacaktı.

Ağlamak, bağıra çağıra ağlamak istiyordu; ama gücü kalmamıştı. Garip hissediyordu kendini. Sararmanın hâlet-i rûhîyesi sarmıştı bütün benliğini. Yapayalnızdı. Sevgili annesi, üzülmesine rağmen bir şey yapamıyordu. Teker teker evlâtlarının gidişini seyredip ağlıyordu...

Ondan da ümidini kesti yaprak. Sarardı, sarardı. İçindeki su miktarı azaldı; kurudu, büzüldü. Birkaç defa daha çorbayı içmeye yeltendiyse de, çorba hem iyice azalmış, hem de acılaşarak, yenmeyecek bir hâl almıştı. Ümitleri artık iyice sönmüştü.

Artık üzerinde üç-beş sarı yaprak kalmış ağaca da, her gelişinde birkaç arkadaşını damlalarıyla koparan yağmura da, rüzgâra da küsmüştü. Hiç kimseyle konuşmuyordu. Ne yapacağını, ne olacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu. Sadece öylece duruyor, duruyor, duruyordu.

Yağmursuz bir günün akşamı rüzgâr yine geldi. Bugün biraz merhamete gelmiş olmalıydı ki, eski dostuna selâm verdi: "Günlerdir hiç konuşmuyorsun?" Yaprak kırgın gözlerle baktı ve "Çok korkuyorum." dedi, "Yalnızım, değiştim ve güçsüzüm; neler olacak bilmiyorum." Rüzgâr uzun zamandan beri ilk kez tatlı bir esintiyle okşadı eski dostunu: "Korkma! Bu, görüldüğü gibi kötü bir şey değil. Bu âlemde Âdetullah böyle. Sen de, ben de kendi başımıza ve sahipsiz değiliz. Unutma ki Rabb’imiz çok merhametli ve hikmet sahibi. Artık sen de gezebileceksin." dedi. Yaprak inler gibi: "Ama yok olup gideceğim.” dedi. Rüzgâr güldü: "O kadar karamsar olma. Terhis oluyorsun. Buralar soğuyacak, karakış gelecek. Hayat senin için artık eğlenceli olmayacak, bir kâbus hâlini alacak. Bütün bunları çekme. Artık evine dönme zamanın geldi." Yaprak: "Ama ben gitmek istemiyorum ki!" dedi. Rüzgâr tebessüm etti: "Seni bu dala takan, acıktığında şu kara topraktan lezzetli çorba içiren, tozlandığında rahatlaman için sana yağmur gönderip yıkayan, serinlemek istediğinde beni gönderen, ısınmak istediğinde Güneş gibi koca ateş parçasını kudretiyle senin önünde döndürerek isteklerini anında cevaplayan, her ihtiyacını gideren, gece-gündüz adını andığın o Yüce Zât, senin en büyük isteğin olan ebedî hayatı da sana mutlaka verecektir. Sen yaşadığın sürece bir yaprağın yapması gerekenleri yaptın. Seni dala takanın istediği her şeyi yerine getirdin. O adını ananları yalnız bırakmaz. Gideceğin yerler sana buraları aratmaz." dedi.

Doğru ya, açlığını, susuzluğunu gideren, en ufak isteklerini, ihtiyaçlarını karşılayan, adını ve merhametini sürekli andığı Rabbi, onun en büyük isteğini cevapsız bırakacak değildi.

Daralan, kararan o küçücük yüreği nihayet genişlemiş aydınlanmıştı yaprağın. Sırtüstü düştüğü ve kıpırdayamadığı, kapkara çok derin bir kuyudan âdeta göğe, masmavi ışıl ışıl tıpkı o ilk doğduğu günlerdeki gibi berrak ve parlak göğe çıktığını hissetti. İçi aydınlanmış, ferahlamıştı. Ebedî bir yaprak olacaktı. Ucunda sararmanın ve acı çorbaların olmadığı, sevdikleriyle birlikte paylaşacağı, Rabb-i Rahim'in kudretiyle sebepler üstü lütûflarda bulunacağı bir hayat yaşayacaktı. Büyük, çok büyük bir mutluluk hissetti. Işığın zerresinin olmadığı mahzenine güneşi doğrudan gören bir pencere açılmıştı. Artık gitmeye hazırdı.

Rüzgârın bir sonraki gelişi sert oldu. Yaprak mecalsiz haliyle daha fazla kavrayamadı dalı; aslında teşebbüs de etmedi buna. Eski dostu onu incitmeden önüne kattı, önce yükseklere çıkardı sonra yere indirdi. Ağaç son yaprağını da kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, yaprak garip bir heyecan içinde parktan geçmekte olan bir adamın yüzüne çarpıp düştü. Adam durdu, eğilip yaprağı yerden aldı. Evirip çevirip; “Şu sarı yaprağın güzelliğine bak. Sonbahar, yaprak ve sonsuzluğa açılan kapı: ölüm.” diye mırıldandı. Yaprağı elindeki kitabın arasına özenle yerleştirdi. Ve bu üçlüyü birleştirecek harika bir resmin ilhamıyla evinin yolunu tuttu.

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/4/2008 - onun şefaatini istemek

Kategori: dini bilgiler

Gel Ey Gül-İ Rana …

Kerem kıl,tesellim ol,düş içime cemreler gibi…Bir gelişle gel,bir gülüşle gel,güle düş de gel,hayalde gel,düşte gel…

 

Ayı ikiye bölen kutlu ellerinle gel,şirki kara yere karan tatlı dillerinle gel,saadet muştusunda  bahtlı kullarınla gel…Ve ıtır,ıtır tomur tomur güllerinle gel…

 

Gel Efendim,Gül Kokuşlum…

Yetiştir suyu çorağa,tutuştur gülü yaprağa…Gül dikilsin yeniden toprağa…

 

Senin bir damla kokuna,bütün aşklarımı fedaya hazırım…!

Ve bir kırıntısına nazarının,bütün yüreğimi kanatmaya…

 

Bir gülü koklamak gibi seni anmak…

 

Gel Ey…!

 Avucumda hep dikenler…Kanıyor…Kanıyor..

 İskender Pala

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/4/2008 - Peygamberimizin Doğumu

Kategori: dini bilgiler
Hazreti Âmine şöyle anlatmıştır: Ben altı aylık hamile iken, bir gece rüyamda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: Ey Âmine, bilmiş ol ki, sen âlemlerin en hayırlısı olan kimseye hamile oldun. Doğurunca ismini "MUHAMMED" koy ve halini hiç kimseye açmayıp, gizli tut!

Muhammed aleyhisselâm Hicret'ten 53 sene evvel, Rebî'ulevvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke'nin Haşimoğulları mahallesinde, Safa Tepesi yakınında bir evde doğdu. Tarihçiler, bu günün milâdî 571 yılının Nisan ayının yirmisine rastladığını söylemektedirler. O gün henüz güneş doğmadan âlem nur ile doldu. Âdem aleyhisselâmdan beri evlattan evlada intikal ede gelen nur asıl sahibine ulaştı.

Peygamberimizin doğumunu, annesi hazreti Âmine şöyle anlatıyor: (Doğum anı geldiğinde heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı. O andan sonra bende korku ve ürperti kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kâse şerbet gördüm. O şerbeti bana verdiler. O anda çok susamış idim. Verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nur gördüm, evim o kadar nûrlandı ki, o nurdan başka birşey görmüyordum. O sırada çok hatunlar gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp, bana hizmet eden bu hatunlar, Abdi Menâf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o sırada beyaz, uzun ve gökden yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki: Onu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuşlar peyda oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yakuttandı. Ellerinde gümüş ibrikler olduğu hâlde havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar.

Bütün yer yüzünü doğudan batıya kadar gördüm. Üç alem (bayrak) dikilmişti. Onların biri doğuda, biri batıda ve biri de Ka'be'nin üstünde idi. Etrafıma çok sayıda melekler toplandı. Muhammed aleyhisselâm doğar doğmaz, mübarek başını secdeye koydu ve şehadet parmağını kaldırdı ve (La ilahe illallah, innî resûlullah) Yani "Allah'tan başka ilâh yoktur ben O'nun Peygamberiyim" dedi. Aniden gökden bir parça beyaz bulut indi, onu kapladı. Bir ses işittim; (Onu doğudan batıya kadar her yeri gezdirin. Ta ki cümle âlem onu ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler) diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed'i "aleyhisselâm" bir beyaz yünlü kumaş içinde sanlı gördüm. Yine o sırada üç kişi gördüm ki, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı, ibrikten sanki misk damlıyordu. Muhammed'i "aleyhisselâm" o leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübarek başına güzel koku sürdüler, mübarek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.

Safiye hatun da şöyle anlatmıştır Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada her tarafı bir nur kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dil ile (La ilahe illallah, innî resûlullah) dedi. O'nu yıkamak istediğimde, biz onu yıkanmış olarak gönderdik denildi. O sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş olarak doğdu. O'nu bir kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm, mühürün üzerinde (La ilahe ilallah Muhammedün Resûlullah) yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübarek ağzına yaklaştırdım (Ümmeti, Ümmetî=Yani Ümmetim, ümmetim) diyordu.

Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib'e, torunu Muhammed'in "aleyhisselâm" doğduğu sırada Kâ'be'de Allah'a yalvarıp dua etmekte iken müjde verdiler. Muhammed aleyhisselâmın doğduğu günde bir çok garip hadiseler gören Abdülmuttalib böyle bir müjdeyi alınca çok sevinip onu görmeye gitti ve (Bu oğlumun şanı, şerefi çok yüce olacaktır) dedi. Böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek, insan ve hayvanların istifade etmesi için bıraktı. Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere "MUHAMMED" ismini verdim dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere; (Allah'ın ve insanların onu medhetmelerini, övmelerini istediğim için) cevabını verdi. Annesi de O'na "AHMED" ismini koydu.
 
alıntıdır
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/3/2008 - KABİRDE KONUŞAN GENÇ

Kategori: dini hikayeler
KABİRDE KONUŞAN GENÇ

Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede.

Hz. Ömer'in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü.

Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:

'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.' (A'raf/201)

Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:

- Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. Oğlu:

- Bir şeyim yok. dedi. Babası:

- Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası:

- Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve:

- Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası:

- Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:

- Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A):

- Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

- Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/3/2008 - ALABİLİRSEN AL

Kategori: dini hikayeler



Hacı Bayram-ı Velî'nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı Velî'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;

"Yâ hazret-i Hacı Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!" diye münâcaat etti.

Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı.

Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere Hacı Bayram-ı Velî'ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra, çekmeceyi koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı.

Orada türbeyi bekleyen türbedâra;

"Bu çekmece benimdir. Askere gitmeden önce emânet bırakmıştım. Şimdi alıyorum." dedi.

Türbedâr;

"Tabi, alabilirsen al. Çünkü ben, bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim."

Genç, çekmecenin yanına gelip, Hacı Bayram-ı Velî'ye teşekkür etti ve emânetini alarak köyüne döndü.


Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Allahım beni çok şükreden ve sabreden kullarından eyle

Kategoriler

  • dini bilgiler
  • dini hikayeler
  • guncel
  • hadisler
  • KISSALAR
  • mekke ve medine resimleri
  • RESIMLER
  • saglik
  • Arkadaşlarım

    zulaldenornekler1
    nergizcankul
    kozan
    munev
    haticeozkan
    hogsmeade
    blogekle
    mgezer38
    mehtapcaisler
    Alaraamber
    reyhan2001
    ebru69
    bendenfotograflar
    hilalbulut
    gulefsan
    kastamonum
    liderreklam
    haticealkan
    zulalinornekleri
    birdemetyasemen
    sevgidamlalari
    kenaryazilari
    aakif
    blogdoktoru
    cisilim
    patanam
    hnysf
    cicibisiiy
    yedincisanat
    oyaamma1
    ozguluntarifleri
    yat
    oykuleroykuculer
    incitensevda
    yasamdan
    migi
    yesil
    sizinBLOGLARINIZ
    muzix
    Baharcicegi
    birdirbir
    eskom
    kalbinur
    mesutol35
    yemeklistem
    mucahid23
    HandanGokcek2
    1964anne
    karakalemlerimiz
    gulcinpehlivan
    arzucu1
    dunyaturum
    bayramsekeri
    kesintisizguckaynagi
    sehadetedavet
    ulkucuozelegitimciler
    turan38
    inegazili19
    elestu
    bizimada
    ruzun
    cesmidil
    kevserekanmak
    mavis62
    hamdivehusnucan
    e1y3
    siberdevlet
    fiberoptikci
    ihya
    gece38
    huzurvesevgi
    dinimizitaniyalim
    saclariniz
    selinay
    caferose
    hayalevi72
    berrenuraydemir
    songulacikgoz
    gonca
    mabett
    gulergun
    kartopum
    teknikpcdersleri
    webmasterkaynaklari
    okyonusmelegi
    ghyceg
    meleksoylu
    sevgipinari01
    aleynam2006
    farenjitnedir
    dualarile
    dolunayayazi
    edawebset
    zeynaa

  • Son Yorumlar

    image hosting

    yorum ve mesajlarınız için teşekkür ederim her zaman beklerim


  • iyi bloglar